Rüyamda gördüğüm kadar güzel Yayla Pokut
Türkiye’nin 4 bir yanı cennet Batısından Doğusuna kadar her bölgenin şehrin kendine özgü güzelliği sevgi dolu bekleyişi yıllara meydan okurcasına sadece doğanın bir parçası olması etkileyici. Sn. Ayşe Arman Karadeniz Yayla Gezisini kaleme almış içten doğal ve Karadenize olan sevgisini kalemine aktardığı için teşekkürler…
Bu Güzel Yazıyı Paylaşmak İstedim….

Evet budur.
Benim için seyahat budur.
Ailecek bir arabanın içinde kıkırdamak, kahkaha atmaktır.
Birlikte şarkılar söylemek, “Ver bakalım o poğaçadan bir tane” diye seslenmektir.
“Alya, kafanı teyzenin kucağına koy” diye akıl vermektir.
Ve o arada, pencereden akıp giden olağanüstü güzel bir memleket seyretmektir. Sık sık mola vermektir. O ağaçlara, tepelere, dağlara, yeşile dalıp gitmektir. Sevgiliye mesaj çekmek, keşke sen de burada olsaydın demektir.
Mis gibi havayı içine çekmektir.
Huzuru, derinin altında dolaşmasını hissetmektir.
Burası, bu muhteşem memleket, Doğu Karadeniz…
Yazının Devamı İçin Tıklayınız
Dün nerede kalmıştık?
Altındere Milli Parkı sınırları içindeki Sümela Manastırı’nı geride bırakıyoruz, istikamet Çamlıhemşin, sahil boyunca Rize, Ardeşen ilerliyoruz…
Mükemmel bir coğrafya. Ama beni en çok etkileyen insanları…
Tanıştığımız herkes, bütün halalar- dayılar (Karadeniz’de sizden yaşça büyük bütün kadınlara hala, erkeklere ise dayı deniyor) inanılmaz sıcak, yakın, verici ve misafirperverdi.
Konuşkan, hoş sohbet, tulumun sesini duyduğunda yerinde duramayan eğlenceli, hareketli, neşeli insanlar…
*
10 kadının bir Mercedes minibüs içinde hali…
Ömrüm boyunca unutamayacağım karelerden biri oldu. 10 kadın müthiş bir ekibiz.
Komiğiz.
Bir kere herkesin zulada yiyeceği var. Kimi kurabiye yapmış gelmiş, kimi brownie…
İhtiyaç anında hop çıkıveriyor.
Sonra her kafadan bir ses çıkıyor.
Müthiş dedikodular dönüyor.
Sürekli gülüyoruz.
Maskotumuz ise Alya.
Baktık ki huzursuzlaşıyor, portatif DVD player çıkıyor, Çamlıhemşin yollarında Alya, Shrek izliyor.
Ya da hepimizden bir masalın farklı versiyonlarını dinliyor.

Rehberlerimiz Prens Abi ve Alp, merak ettiğimiz her şeyin cevabını anında veriyor.
Yol boyu evlerin bahçelerinde mezar taşları görüyoruz, “Ha o mu?” diyorlar, “Bizde gelenektir. Ölülerimizden ayrılmayı sevmeyiz, bahçemize gömeriz…”
Meğer Lazların bir kısmı Paskalya’yı kutlarmış, yumurtalarla. Bu da çok eski bir gelenekleriymiş.
Lazların, geçmiş zamanlarda Ortodoks olduklarını da o arada öğreniyorum. Ben Lazca’nın İngilizce, Fransızca gibi tamamen ayrı bir dil olduğunu da bilmiyordum.
Ya da Anadolu’da Müslümanlığı en son kabul eden topluluk olduklarını…
*
Çamlıhemşin’de o güzel yeşil doğa, değişiyor.
Daha tutkulu bir hale geliyor.
Birbirinin içine geçmiş, müthiş bir şenlik. İnsan, Karadeniz’de doğanın çıldırmışlığına tanık oluyor. Dereler bile daha farklı, daha bir coşkulu akıyor.
Hava serinliyor, Allah’tan polar molar getirmişiz, temmuz ayında kat kat giyinmeye başlıyoruz, ayağımıza çoraplar geçiriyoruz.
Şimdi Şenyuva’dayız, eski ismiyle Çinçiva. Bu yöredeki pek çok yer ismi, Ermenice. Karadeniz’in etnik kökeni beni büyülüyor…
*
Prens Abi, bize yeşil bir araç gösteriyor. “Bu bir Unimog. Bununla 2000 metre yukarı tırmanacağız ve Pokut Yaylası’na varacağız. Biraz meşakkatli bir yolculuk ama merak etmeyin, şoförümüz inanılmaz tecrübeli…” diyor.
Sonra bir tür Camel Trophy başlıyor. Ayten Teyze ve annem dışında herkes Unimog’un arkasına kuruluyor. Alya da…
Sımsıkı tutuyorum, “Fazla hareket etmeyeceksin tamam mı? Bak çok tehlikeli. Ağaç dallarına ve yapraklara da dokunma” diyorum.
Büyüklerle birlikte bir şey yaşamanın sevinci var gözlerinde.
En ciddi haliyle, “Tatam” diyor.
Ve biz 2000 metreye, o komyonetten bozma 4×4 araçla, yavaş yavaş tırmanıyoruz.
Normal bir otomobilin çıkması imkansız, zaten yola da yol demek imkansız, bazı yerler çamur ve balçık, viraj üstüne viraj, yükseldikçe yükseliyoruz, öyle bariyerler filan da yok, yolun bir kenarı tamamen uçurum, sonsuza kadar aşağı iniyor…
Hava da kararmaya ve iyice soğumaya başlıyor.
Ve o ürkütücü yolda Alya, uyuyakalıyor. Araba deli gibi sarsılıyor, olsun, en küçük tıkırtıda bile evde gözünü açan çocuk, şimdi bana mısın demiyor, horul horul omzumda uyuyor.
Bu tırmanış Ayten Teyze’ye 150 Elham, 60 tane Kulhuvallah’a mal olmuş.
Meğer gerçekten de cennete yaklaşıyormuşuz…
*
Budur.
Hayalini kurduğum yer burasıdır. Rüyalarımda gördüğüm yer. Kafamdaki resim aynen buydu.
Adı Pokut.
Ben böyle güzel bir yayla görmedim.
Bu kadar çok korunmuş 4-5 yayla var Doğu Karadeniz’de: Sal, Pokut, Hazindağ, Samistol, Amlakid. Oralara adam gibi yol da yok, belki de olmaması daha iyi, çünkü yolun geldiği yerler bozuluyor, inşaat başlıyor, abuk sabuk yapılar beliriyor, iki tane de hediyelik satan dükkan açıyorlar, orası bir turistik cennet haline geliyor.
Oysa Pokut, el değmemiş bir yer. Bakire bir yayla.
Elektrik gelmiş ama toprağın altından geçirmişler, dokusunda herhangi bir bozulma yok.
Toplam 40 ev filan var. Dağların en en tepesinde, bulutların içinde çok özel bir yer. Sen yürüyorsun, bulutlar yanından geçiyor, sana selam veriyor.
Söylüyorum cennet burası.
*
Ömer Dayı ile Filiz Hala’nın evlerine konuk oluyoruz.
Basit ama çok güzel bir evleri var. Ve tertemiz. Hatta mis.
Ömer Dayı, inşaatla meşgul, bu işleri biliyor, ev aslına uygun olarak restore edilmiş, lego gibi tahtalar birbirine geçmiş.
İnanılmaz bir karı koca.
Akşamları birlikte rakı içiyorlar.
Kızları Sema’yı da alıyorlar yanlarına, şarkılar, türküler söylüyorlar, birbirlerine kaçma hikayelerini anlatıyorlar, hálá aşkla birbirlerine bakıyorlar. Kaçkarlar’ın tepesinde, bu kadar modern ve açık insanlarla karşılaşmak, beni acayip şaşırtıyor.
Bir de güzel yemekler yapıyorlar ki… İstanbul’a dönüp tartılınca da şaşıracağımı biliyorum!
*
Nejla, Alya, ben üst katta bir odaya yerleşiyoruz. “Alya, anne ile yatacak” diyor bizim yer cücesi.
“Tatam.”
Kırmızı kareli battaniyelerin altında anne kız birbirimize sarılarak uyuyoruz. Uzun zamandır bu kadar iyi bir uyku çekmemiştim. Saçları telefon kablosu gibi olan kızım da. Normalde Alya, pergel gibi dönüyor, bu sefer kıpırdamadan, kurşun kalem gibi uyudu, yüzünde bir gülümsemeyle…
Kuş sesleri ile ineklerin çıngırak sesleri ile uyanıyoruz.
“Anne?” diyor Alya en şaşırmış haliyle, “Nereye geldik? Burası hayvanat bahçesi mi?”
“Yaaaaa, burada böyle” diyorum, “mö”ler var…
Hemen pencereden dışarı bakıyoruz. Aman Allah’ım, Heidi’nin ülkesinden bile güzel!
“Hadi fırla giyinelim” diyorum.
Aşağıdan kuzinenin üzerinde “fiyuuuuuuuuuvvvvvvv” diye öten çaydanlığın sesi ve çok güzel kokular geliyor. Olağanüstü bir kahvaltı yaptıktan ve her şeyi ama her şeyi yedikten sonra…
Prens Abi “Şimdi etrafı keşfetmenin zamanı” diyor.
*
Çam ve ladinlerin arasından yürümek, patikalarda ilerlemek, bin bir türlü bitki görmek, yeşilin her tonunu içine çekmek…
Nefis…
Arada küçük molalar veriyoruz ama epey bir yol yürüyoruz.
Alya’nın keyfine diyecek yok, çocuk görmemiş tabii böyle bir yeşil, ceplerini kozalak ve çiçeklerle dolduruyor. Sonra neredeyse bütün Fırtına Vadisi’ni tepeden gören bir yerde öğle yemeğimizi yiyoruz.
Birden ortalığı sis kaplıyor, göz gözü görmez oluyor, biz de evimize dönüyoruz.
Çıtırdayan soba başında sırılsıklam olmuş botlarımızı kurutuyoruz.
Nasıl bir keyif anlatamam.
Mıhlamayı çatalla değil de, mısır ekmeğine sararak elle yemek de öyle. Sobanın çıtırtısı eşliğinde bir köşeye kedi gibi kıvrılıp uyumak da, hayal kurmak da…
Edepsiz türküler dinlemek de…
Akşam, yine tulumun sesi başlıyor… Ve kapının önüne çıkılıyor, horon tepilecek…
Müthiş seksi bir dans bu horon…
*
Biri beni sustursun, yoksa sonsuza kadar Doğu Karadeniz’i anlatabilirim!
Herkese kendi Doğu Karadeniz’ini, yaylasını, Kaçkar’ını yaşamasını veya keşfetmesini tavsiye ederim..
Ayşe Arman / Hürriyet
Ağustos 6th, 2007 at 4:10 pm
çok müthiş bir yazı yazmış arman. senide tebrik ederim.karadeniz işte bu.